Şeref Defteri
'Nevzat Bayhan'

Hasan Nail Canat, estetik ile Maksad-ı İlahi'yi buluşturan bir sanatçıydı


Nevzat Bayhan
Usta tiyatrocular sanatlarını tarif ederken, "iki kalas bir heves" derler... Tasavvufta da malumunuz olduğu üzere, "bir lokma bir hırka" denir. Her ikisi de aslına bakarsanız benzer bir duygunun farklı ifade biçimleridir. Dünya denilen meşgaleden vazgeçip, az ile yetinip daha ulvî bir amaca yönelmenin ilk şartıdır bu iki kelime... Sanat ya da Din aynı menbâdan beslenen iki kardeş, ilhâmın ve vahyin sağanağında "varlık" bulan iki insan tipini yaşatır. Bilinenin aksine her ikisi de "arayış"larının sahih noktasında bulması gerekeni bulur.

Hasan Nail Canat üstadı her düşündüğümde bu iki kavramın birlikteliğinin en güzel tecellisi olarak görürüm. Yıllarını verdiği tiyatro ve inancı, Hasan Nail Canat'ı "derviş" diye tanımlamama yeter de artar bile... "Var"ken "yok" olmayı bilmiş ve "yok"luğunda kendisini yeniden ve daha güçlü "var" edebilmiş bir ustadır. İki kalas bir heves'i bir lokma, bir hırka ile birleştirerek, belki de sera bitkisi gibi başka topraklarda yetişenlere inat, iklimimizin sesi, soluğu olma ümidinin işaret fişeği olabilmiştir.

İnanıyorum ki bu işaret fişeği, yıllar yılı bu ışığın peşinden yürüyen, hâlesi altında toplanan yüzlerce gence de yol göstermiştir. Bugün belki birçoğunu tanımıyor olsak da, Hasan Nail Canat'ın sanatçı ve insan kimliğinin, birçok gencimiz için rol model olduğuna inanıyorum. Hatta yer yer karşılaştıklarım ve konuştuklarımdan, bunun böyle olduğunu biliyorum.

Hasan Nail Canat kimliğini ifade edebilecek bazı temel kavramlar vardır. Bir kere o tiyatronun "işçi"si olmayı bilmiştir. Yıllar yılı Anadolu'yu bu sayede bir "arı" gibi yol etmiş, her boş kovana sanatın ve inancın ateşini koymayı bir vazife bilmiştir. Sanırım fabrika "işçi"liğinden sanat "işçi"liğine geçişinin ironisi düşünüldüğünde, günümüz "garantili sanatçı" profilinin anlayamayacağı bir durumun ortaya çıkması da kaçınılmaz görünmektedir.

Bir başka kavram; Canat'ın Anadoluluğudur... Avrupa'nın ya da Batı'nın dümen suyunda gelişen ve "kök"lerinden kopuk bir "sanat" anlayışının hakim olduğu bir dönemde, Anadolu'nun havasını üzerinden atmadan tiyatro sahnesinde var olabilmek elbette ki muhal, en hafifiyle müşkül bir işti. Canat, kimliğini bir "deri" gibi kuşanırken, "kök"lerinden var olmadan "sürgün" verebilmeyi göze almıştır. "Göz ardı" edilmek pahasına!..

Bedenen yaşadığı ve sanatını icra ettiği demlerde, çeşitli şehirlerde salonda en görünür yerde oturup Hasan Ağabey'i seyretmek en büyük tutkumdu. Sahnedeki samimi duruşu, rolünü yüreğiyle oynaması, 'Sakarya' ile ayakta alkışlanışı, tadı doyumsuz 'sahneler' olarak hafızamda mahfuzdur.

"Sanat, gülü incitmeden gül yaprağına şiir yazmaktır" tanımı Canat'a aittir; "Allah, kuşları kanatsız, dostları Canat'sız, milleti sanatsız bırakmasın..." duası da... İnanıyorum ki, onunla dekoru sırtlanıp Anadolu yollarına düşenlerin, aynı sahnede bir "oyun"u paylaşanların daha çok anlatacakları vardır. Bizler, onun "oyun"undan "hayat"ımıza kattıklarımızın bir yansımasını verebiliriz ancak... Sanatında "estetik"le "Maksad-ı İlahi"yi buluşturan ve "aynalar" yolunu her kestiğinde, yolunu değiştirmeden devam eden Hasan Nail Canat zaman geçtikçe kadri kıymeti daha çok anlaşılacak değerlerimizdendir.

Onun mahviyetine, zarafetine, tevazusuna ve sanatçı kimliğine de böyle bir bilinmek yaraşırdı... İnanıyorum ki kendisi de böyle bilinmek isterdi...

Ruhu şâd olsun... Mekânı cennet olsun...

11 Kasım 2010

Bu yazı defa okunmuştur.