![]() |
Şeref Defteri 'Güzin Osmancık' |
|
Hasan Nail Canat, inanç tohumlarını gençlerin yüreklerinde yeşertmeyi başarmıştı ![]() Güzin Osmancık Hasan Nail Canat hakkında yazacak o kadar çok şeyim vardı ki! Ama şu an onu bir sayfaya sığdırmanın imkânsızlığını yaşıyorum. Basında hakkında çıkan ne kadar yazı varsa hepsini birer birer okudum. Okudukça insanlar üzerindeki etkisini daha iyi anladım. Meğer nice yüreklerde nice derin izler bırakmış, minicik kalplerin içine dünyalar sığdırmış, ne güzellikler nakşetmiş tertemiz beyinlerin içine. Kaç kişi onu kendine model olarak seçmiş, meğer kaç kişinin hayatına yön vermiş. Necip Fazıl Kısakürek ile olan sohbetlerinde kendisinin sanata bakış açısı nasıl değişmiş ise, pek çok gencin sanata bakış açısı da onu tanıyınca değişmiş. "Meğer sanat Allah'ı aramakmış, gerisi çelik çomakmış" diyen Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in yoluna baş koyup Allah için kullanmış sanatını. Hani ruh taşıdığımızdan olsa gerek, her yürekte merhamet, acıma, fedakârlık, adalet, cesaret, milli ve manevi duygularımız mevcuttur da, bir türlü insan kendi içindeki cevherini fark edemez. İşte bir anda birine görev verir Yüce Allah; "Git onun içindeki kıvılcımı ateşle" diye. Mutlaka onun da böyle bir görevi vardı diye düşünmüşümdür hep. Pek çok kalpte ne kıvılcımlar yakmıştır. Onu ilk Milli Eğitim Bakanlığı'nın da '100 Temel Eser' arasına koyduğu "Bir Küçük Osmancık" isimli kitabı ile tanımıştım. Zannedersem 1990'lı yılların başıydı. "Osmancık" soyadımla bir çağrışım yaptığı için bu kitabın yazarını merak etmiştim. Örf, adet, gelenek ve göreneklerine bağlı, kişiliğinden ödün vermeyen, sanatını Allah'a hizmet için kullanan bu yazar kimdi? Çok merak ettim. Daha sonraki yıllarda birkaç kültür merkezinde yollarımız çakıştı ve kendisini tanıma imkânı buldum. Şair, yazar, tiyatrocu, sinema sanatçısı, eğitmen daha doğrusu bir "Halk Kahramanı"ydı o. Pek çok filmde kendi kişiliğini, kendi tarzını oluşturup başarısı ile tüm dikkatleri üzerine çekmişti. Altunizade Kültür Merkezi'nde pek çok çocuk oyununu seyrettim. İstikbalin çocuklarda olduğunu bilenlerdendi. Gözlerinde konuşurken hep bir hüzün vardı. Ama öyle bildiğimiz hüzünlerden değil. Edebin, inancın kapladığı huzur ile karışık bir hüzün. İşini dosdoğru yapıyordu. Ama belli ki mutluluğu yaptığı işin yükünden kaynaklanıyordu. Onun için çocuklar çok önemliydi. Hepsi ile ayrı ayrı konuşuyor, hepsinin derdini bir baba şefkatinde dinliyordu. Şimdi bu sayfalara anılarını yazan o minik yavrular yetişkin olmuş, onun kendi hayatlarında bıraktığı izleri anlatıyorlardı. İşte o yavruların kalemlerinden dökülen sevgi, saygı, minnet ve de özlem dolu yazılar onun 41. sanat yılının en güzel ödülüydü bence. Evet, sanatını Allah'a hizmet için yapmış ve inanç tohumlarını gençlerin yüreklerinde yeşertmeyi başarmıştı. Demek ki "Vefa" sadece İstanbul'da bir semtin adı değilmiş. Allah hepimize ölümümüzden sonra böyle özlenip hatırlanmayı, sevilip anılmayı nasip etsin. Unutulanlar eseri olmayanlardır. 24 Eylül 2010 |

