![]() |
Basından 'Yeni Şafak Gazetesi' |
|
Ayşe Böhürler / Sancılı bir sanat ![]() Yeni Şafak Gazetesi / 05.05.2012 Bakü'de çok sayıda güzel mimariye sahip binaların üzerinde resim akademisi, müzik akademisi, sanat akademisi ya da müze yazıları yer alıyor. Belki de bu nedenle 'muhafazakârlar ve sanat' tartışmalarına girmek istemezken kendimi bu konuda yazar buldum. Sanattan nasibini almamış bir ruhum olsa da, sanatçılarla birlikte çalıştığım bir mesleğimin olması nedeniyle tartışmada fikri taraf olmaktan ziyade gözlemlerimi aktarmak istiyorum. * * * Recaizade Ekrem'in Araba Sevdası, Osmanlı'nın batılılaşma serüveninin ürünü ve o dönemin sancılarını anlatan ilk romandır. Roman bir edebiyat türü olarak Osmanlı'da olmayan bir şeydi. İlk yazılan romanlar doğal olarak batılılaşma sancılarını anlatır. Kendine yabancılaşan bir toplum yine kendine yabancı bir edebiyat türü ile kendini ifade etmeye çalışır. Divan şiiri kalıpları başka bir zamana ve insana aittir. Yeni insanı batı romanı formunda en iyi anlatan romancı ise Halit Ziya Uşaklıgil'dir. Türk romanının ilk önemli durağıdır. O'nu Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay takip eder. Hepsinde en temel mesele 'batılılaşma sancılarıdır.' Roman yazmaya 19. Yüzyılın ikinci yarısında başlamış bir toplum olarak özgün tiyatro eserleri de veremiyoruz başka şeyler de... Kendini anlatmanın ayıp sayıldığı bir toplumda böyle eserler verebilmek başka bir zihin formatını gerektiriyor. Dil devrimi ile kopartıldığımız geçmişimizin sanat birikimine vakıf olamama ve hatta haberdar olamama halinin bizde oluşturduğu travmanın etkileri hala üzerimizde. Belki de bu nedenle bir kesim hala sanata direniyor. Geçmişinde sahip olduğu her şeyi değersiz sayılan bir topluma 'batıcılığı' dayatmanın travmatik etkisi sanat tartışmalarımızı yakından etkiliyor. * * * Sanatın her türü, insanı örtüsünden sıyırarak anlatır. Bu nedenle tek gayesi 'insan'ı korumak olan bir inancı paylaşan birisi olarak Müslümanların sanata duyarsız kalması ve uzak kalması düşünülemez. Bu kendi özlerine ve varoluş amaçlarına aykırıdır. Bu nedenle 'muhafazakâr sanattan ne anlar' anlayışına sahip olanlara hep tepki duydum ve bu yaklaşımı elitist buldum. Diğer taraftan da Müslüman dünyada sanatın duraklama hali üzerine çok fazla gözlem yapma imkânım oldu. Muhafazakâr camianın tiyatro, müzik ve diğer alanlarda imkan, kaynak eksikliğini en fazla televizyonda çalışırken görme şansım oldu. Rahmetli Hasan Nail Canat'ın neredeyse bir direniş olarak sürdürdüğü tiyatrosu, Ulvi Alacakaptan'ın onca yeteneği ve tecrübesine rağmen ayakta kalmaya çalışırken yaşadıkları ibretliktir. Bugün bir köşe yazarı olarak tanıdığımız Salih Tuna'nın geçmişte tiyatro ile meşguliyetini ve sevgisini bilen bilir. 1980 sonrası serüvenimizde yolu tiyatrodan geçen arkadaşlarımızın birçoğu pes etmek zorunda kaldı. Şimdi bir un fabrikasını yöneten bir arkadaşımızın İbrahim Sadri ile birlikte 'İnsanlar ve Soytarılar' oyunundaki başarısı sadece güzel bir hatıra olarak kaldı. Bizim camianın sanatçıları hep ikilem içinde kaldı. Bugünkü elit sanat çevreleri tarafından yok sayıldılar, sanatçı dahi kabul edilmediler. Kedi mahallelerinde ise onlara değer verilmedi. En iyimseri, gençlerimiz için böyle oyalayıcı şeylere ihtiyaç vardır fikri ile cüzi miktarda destekledi. Emekleri de sanatları da her iki tarafta da hiç bir zaman kıymet bulmadı. Sanatı, ne hayati ne de ciddi bulmayan muhafazakâr kesimin içinde elbette bu zincirleri kıran çok sayıda insan oldu. Ancak geçim sıkıntısı ile sanat tutkusu arasında seçim yapmaya zorlanıp yeteneklerini içine gömenleri çok gördüm. Hayat gailesinin olduğu yerde insanların içindeki sanatçı kimliği güçlenemez, bir sanatçının yeteneğinin para etmesi kıymet bulması, ailesini geçindirir hale getirmesi ise uzun yılları bulur. Bazen de bu hiç olmaz. Bu tablo geleneksel sanatla uğraşanlar için de aynı. Birçok ünlü kıymetli hat sanatçısı tanıyorum ki hayatlarını zorlukla sürdürüyorlar. Eserlerine kıymet biçilemiyor ama onlar geçim sıkıntısı yaşıyorlar. Geçenlerde bir genç sanatçı tanıdım. Hocası onun için 'çok yetenekli, benim geleneğimi o devam ettirecek' diyor. Ama o 'hat' için harcaması gereken vakitte taksi şoförlüğü yapmak zorunda. Bütün sanatçıların ustalıklarını kazanırken devlet desteğine ihtiyacı var. Tarihten bugüne kalan bir çok şair-yazar-çizer eğer devlet desteği olmasaydı sanatlarında ustalaşabilirler miydi bilmiyorum. Bırakın kilisenin desteklediği ressamları, Nizam-ül Mülk'ün hayatını okumak bile bunu görmek için yeterli. Muhafazakâr camianın bu meselede haklı olduğu taraflar elbette var. Ancak şimdiye kadar çok satan ilahi kasetleri dışında sanatı destekleme konusunda hatırlı bir sanat geçmişimiz olmadığı da ortada. Muhafazakâr sermaye sahiplerinin bu konudaki duyarsızlığına şahidim, hatta eminim. Bizim camiadan iyi sanatçı çıkmaz önyargıları en fazla onlarda var! Bu nedenle özel sektör gibi konular bizim ülkemiz için bir iki istisna dışında ümitsiz bir vakadır. Örnek mi? Neden Ramsey ya da THY bir futbol takımına sponsor olur da bir sanat akademisine olmaz? Bir bu kadar daha yazdım ama yer yoktu attım! |

