![]() |
Basından 'Yeni Dünya Dergisi' |
|
Hasan Nail Canat ile "Hayat ve Sanat" üzerine... Yeni Dünya Dergisi / 01.11.2000 Aslında babası O'nun vâiz olmasını istiyor. Ama O içindeki kendisini çağıran sese kulak vererek tiyatrocu oluyor. İyi de oluyor. Bugün günah işlemeden ruh dünyamızı da besleyen bir tiyatro dendiği zaman aklıma gelen iki isimden birisi O'dur. Çünkü günahsız bir sanat yapmaya adamıştır kendini. Bu yolda, 36 yıllık sanat hayatı boyunca sıkı mücadeleler de vermiştir. Ezilmiş, horlanmış, beş kuruşsuz kaldığı günler olmuş. Ama O, Üstâd'ın ifade ettiği şekliyle "Sanatı Allah için" yapma gayesinden vazgeçmemiş. Entellektüel birikimini Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi üstadlardan beslenerek, ruh dünyasını pırıl pırıl, saf, temiz, derviş meşrep iki Anadolu insanından, anne ve babasından feyz alarak zenginleştiriyor. Ve bugünlere diri bir yürek sahibi olarak geliyor. Birçoğumuzun, radyodan, tiyatrodan ve kitaplarından tanıdığı Hasan Nail Canat Usta ile "hayata ve sanata dair" yaptığımız söyleşiyi zevkle okuyacağınızı ümid ediyoruz. Vesselam... Efendim, sanat hayatına nasıl başladınız, bunda âmil olan etkenler nelerdir? 36 yıldır tiyatro yapıyorum. Bundan önceki amatör faaliyetleri saymıyorum tabii ki. Bütün gemileri yakıp, işi gücü bırakıp tiyatroya başladığım tarih 1966 yılı idi. Daha öncesini de söylersek tiyatroya aşağı yukarı 4 yaşında başladım. Niye dört yaşında derseniz, babam beni vaazlara götürürdü. Vaazdan döndüğüm zaman mahallenin kadınları, kızları toplanırdı. Babam bir sedire bir sandalyeyi ters çevirip başıma da sarık sarar, ben hocayı oynardım. Hocanın 4 yaşındaki çocuk üzerindeki etkisi onun aklında kalan ne ise onu oynardım. Taklit ederdim. Ailenizde sanatla ilgilenen birisi var mıydı? Hayır. Babam bir işçiydi, annem ise bir ev kadınıydı. Dayılarımda ve amcalarımda ise sanatla uğraşacak ekonomik dayanaklar yoktu. Ben rahmetli Necip Fazıl'ın kurduğu Büyük Doğu dernekleri ile tanıştıktan sonra bendeki tiyatro gücünün farkına varmaya başladım. Biraz da şehir hayatı, şehirde temsiller ve ilahiyat fakültesinde temsiller falan derken başlamış olduk. Kimin yanında başladınız, ustanız var mıydı? Bu çok önemli bir soru. Herkesin bir ustası vardır ama benim bir ustam yok. Niye benim bir ustam yok? Çünkü ben ilk başladığım günde şuna inanmıştım: Sanat günah işlemeden de icra edilebilir. Halbuki o günlerde günah işlemeden sanat yapabilen pek kimse yoktu. Varsa da ben ulaşamıyordum. O zamanlarda bizim kesimin tiyatroya bakışı pek de müspet değildi. Öyle bir ortamda sizin tiyatroya başlamanız zor olmadı mı? O ayrı bir çıkmaz. Mesela, tiyatroya başladığım zaman babam beni evlatlıktan reddetti. Halbuki ilk sahneye koyduğumuz oyunlardan biri "Moskof Sehpası" idi ve bin kez oynamıştık bu oyunu. Moskof Sehpası, Stalin'in Kırım'a dadandığı dönemleri anlatıyordu. Fakat babam, tiyatro kelimesini duyar duymaz beni evlatlıktan reddediyordu. Ben Kayseri Din Görevlileri Derneği'ne gittim. Dedim ki, böyle böyle bir durum var. Din Görevlileri Başkanlığı babamı salona davet ediyor. Babam onların daveti üzerine salona geliyor. Ama orada bir tiyatro ile ve Hasan Nail Canat ile karşılaşınca durumun hiç de korktuğu gibi olmadığını görüyor ve aramız tekrar ısınıyor babamla. Böyle bir dönemde tiyatroya başlamam, toplumun tiyatroya gitmediği, çocuklarını göndermediği bir zaman olması bakımından ilginç. Şimdi 36 yıl öncesine dönme imkanınız olsa idi yine tiyatrocu olur muydunuz? Yoksa babanıza uyup vâiz mi olurdunuz? Şimdi bakın. Babam benim vâiz olmamı istiyordu. Bence vaizlik büyük bir meslek. Vâiz olmak da isterdim tabii. Tiyatro yapmak yasak olsaydı ve imkanı olmasaydı ama bir şey olmak elimizde değil. Bunu ayarlayan bir güç var. Şimdi benim, tiyatroda başıma gelen sıkıntılar, bugün bir gencin başına gelse, bırakın tiyatro yapmayı, hayatı bile terk eder. Ama bizim dönemde mücadele ayrı bir önem kazanıyordu. Belki bizi motive edenler böyle motive ediyordu. İş yapmakta sözün ötesine geçiyorduk. Yani önünüze konan engeli aşmak zorundasınız. Aşmadığınız takdirde mücadeleci vasfınız kayboluyor. Biz o engelleri aştık. Ha, şimdi başa dönsek, o engeller gözümün önüne gelse yine tiyatrocu olurdum. Bunun dışında tiyatro en az para kazandıran meslek. Fakat dünyanın en zevkli mesleği. Hele bir düşünceniz, söyleyecek sözünüz varsa yüksek bir yere çıkıp estetik boyutta tiyatral olarak insanlara o sözünüzü söyluyorsunuz, söyleme fırsatı yakalıyorsunuz. Ve artık orada siz gerçeksiniz. Yazan kim olursa olsun, bunun farkına varırsınız. Yanlış yazmış diyemezsiniz. O sahneye konmuşsa artık sizin gerçeğiniz odur. Yazar kimi müdafaa ediyorsa siz onu müdafaa edersiniz. Başka çıkar yolunuz yok. Çünkü tiyatro artık ispatlanmış bir hakikat gibi çıkar karşınıza. Onun için böyle ispatlanmış hakikat sentezinden, düşüncelerin paralelinde ben niye istifade etmeyeyim. Asıl bizi tiyatroya iten, sahneye çıkmamıza etken olan bu. Ha, illaki sahnede davaya hizmet mi edeceğiz? İlla ki İslam'ı mı anlatacağız? Böyle bir sorumluluk yok. Çünkü siz insanlara doğruluğu da öğretseniz İslam'a hizmet etmiş olursunuz. Güzel ahlakı da öğretseniz İslam'a hizmet etmiş olursunuz. O zaman daireyi biraz genişletmek lazım. Tâ baştaki bizim savımız doğru çıktı: günah işlemeden sanat yapmak. Günah işlemeden sanat yaptığınız zaman oyun tarzınız komedi olur, dram olur, mizah yaparsınız ama davanıza hizmet etmiş olursunuz. Hasan Nail Canat sanata ve hayata ne anlam yüklüyor? Sanatı tarif ederken çok büyük yanılgılara düşüyor insanlar. İşte 'sanat sanat içindir' , 'Ben kendim için sanat yaparım' veya 'sanat halk içindir' gibi çok ayrımcı, kesin hatlarla birbirinden ayrılmış tarifler buluyorlar. Bence bunların hepsi eksik tarifler. Sanat, hayatın o alandaki üslubuna yansımış şeklidir. Eğer tiyatro yapıyorsanız sanat sahneye yansımıştır. Hayat sahneye yansımıştır. Ama sanatsal boyutta yansımıştır. Resim yapıyorsanız tuale yansımıştır. Ama hayat yansımıştır. Hayatın dışında bir şey yaptığınız zaman zaten absürd olur. O zaman az seyirci buluyorsunuz. Sanatı hayattan ayrı düşünemezsiniz. Çünkü sanat girdiği zaman hayat güzelleşiyor. Hangi söyleme, hangi fikre, hangi eve sanat girmezse orada bir kaba sabalık görüyorsunuz. Ama oraya sanat girmişse her şey daha estetik oluyor ve hayat güzelleşiyor. Yani hayatın içindeki zontaları söküp atmanın çaresi sanattır. Bize Hasan Nail Canat'ın ruh dünyasından, sevdiklerinden, sevmediklerinden bahseder misiniz? Hangi tür kitap okur, hangi tür müzik dinlersiniz? En sondan başlarsak, hangi tür müzik dinlerim. Ben hoşuma giden müziği dinlerim. Arabeskin aleyhinde çok konuşulur ama ben arabesk de dinlerim. Yani o an insanlar o anı yaşarlar. İnsanlar an andır. İnsanların yaşadığı hayat sürecinde kişiliği, kimliği, kültürü vardır. Fakat insanların anları vardır. Öyle anlar vardır ki, klasik müzik dinlerim. Öyle an var ki, arabesk dinlerim. Ama halk türkülerini devamlı dinlerim. Ben o halkın içinden geliyorum. Halk türküleri hayata daha yakın. Yani siz, hemen etrafınızdaki insanların hayatlarını, sevdalarını, hüzünlerini o türkülerde daha çok buluyorsunuz. Klasik türküler söz olarak da musiki olara da biraz daha seçilmiştir. Sizi ayrı bir yere götürüyor. Ama işte ben pop dinlemiyorum, hangi şey olursa olsun. Kendimi zorladığım oluyor, peşin hükümlü olmayayım diye. Peşin hükümlülükten nefret ederim. Ama dinlemiyorum. Musikide sizi yakalayan ritimdir. Pop gibi bir ritmin hayatımda karşılığı yok. Nasıl ki, bir meyhane kültürünün müslümanın hayatında yeri olmadığı gibi. Pop da öyle, bende karşılığı yok. Kitaplara gelince. Önce rastgele okuyordum. Yani, insanı içine ve dışına doğru seyahat ettiren ve bilinmeze doğru yönlendiren bir arzu var. O arzumuzu kamçılayan rehberlik yapan kitaplar var, düşünce kitapları. Sonra ben okumalarımda şuna da dikkat ederim. Mesela çok felsefe okuduğunuz zaman felsefe bunalımına girersiniz. Çok şiir okuduğunuz zaman şiir bunalımına girersiniz. Çok roman okuduğunuz zaman hayal dünyanızda büyük açılma olur. O hayal dünyanızda büyük açılma olur. O hayal dünyası sizin ayaklarınızı bu dünyadan keser. Bence değişiklik yapmak lazım. Hangi dalda kendinizi yetiştirmek istiyorsanız o alanın en iyilerini okumanız lazım. İkincisi; dil, tarih, din konusunda uzman olmalısınız. Uzman olmasanız da kendinizi yetiştirmek zorundasınız. Çünkü dil size hayati yanlışlıkla yaptırabilir. Dil zaten ifade tarzınızdır. Mensup olduğunuz milletin dilini en güzel şekilde kullanmak zorundasınız. Ben artık çerçevesini çizdiğim şartlar altında kitap seçimi yapıyorum. İç dünyanızın mimarları kimlerdir? Hayatta sığınağınız, limanınız neresidir? Ben bir emniyet mensubu arkadaşla konuştum. Dedim ki, katili nasıl yakalarsınız? Hangi izi sürersiniz? Hangi yolu takip edersiniz? 'Önce anasının evine bakarız' dedi arkadaş. 'Sonra sevgilisinin yanına bakarız'. Yani katil, işi yaptığı zaman sığınacağı yeri bellidir. O konuşmadan sonra ben kendime şunu sordum: insan nereye sığınmalı? Çünkü sürekli cinayet işliyoruz. Ya da üzerimizde sürekli cinayet işleniyor. Mutlaka bir sığınağınız olmalı. Ve 'Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim' sözünü ben de değiştirdim: Bana sığınağını söyle, ben kimliğini doldurayım. Niye derseniz, bir insan bunalıma girdiğinde meyhaneye gidiyorsa onun sığınağı içki şişesidir. Eğer bir insan bunalıma girdiği zaman secdeye gidiyorsa o adam kurtarıcısını bulmuş demektir. İç mimarlarımız var. Hepimizin iç mimarları var. Biraz önce evlatlıktan reddettiğini söylediğim babam benim ilk iç mimarım. Kendisi Nakşibendi idi ve Kuran hocalığı yapardı. Onun kültüründe tiyatro olmadığı için ilk başta beni reddetti. Ama Hasan Nail Canat'ın oluşmasında, ruh dünyamın oluşmasında en büyük etkendir. Ama bunun yanında en az babam kadar etken olan annem var. Bakınız annem elifi görse mertek zannederdi. Hiç bilgisi yoktu. Lakin annem cenneti sağ yanında, cehennemi sol yanında taşıyormuş gibi hissedecek kadar güçlü bir imana sahipti. Kendisine bütün mahalle kadınları emanetlerini verirlerdi. Annem her bir emaneti yerine koyar, zamanı gelince teslim ederdi. Annem dürüstlük âbidesi idi. Yanında herhangi bir adamın lehine dahi konuşulsa 'Aman, dikkat et' derdi. Bu abide kadının okuma yazması da yoktu. Her sayfaya üç İhlas bir Fatiha okuyunca Kuran-ı Kerim'i hatmetmiş sevabı alacağına inanırdı. Ben annemin yanında giderken korkunç bir şeye şahit oldum. Bir köpek ipini kopardı. Annem "Allah'ını seversen dur" dedi köpeğe ve köpek durdu ve döndü gitti. Annem ve babamdan sonra Necip Fazıl'ı tanıdık. Hem sanat kimliğimizin, hem de ruh dünyamızın da taşları doğru yere konmasını sağlayan insanlardan biridir. Yani Necip Fazıl'dan Sezai Karakoç'a kadar birçok aydının üzerimde etkisi vardır. Dış dünyadan da sanatçı olarak yetişmemde etkili olan birçok insan var. Brech'i okudum mesela, çok istifade ettim. Öbürlerini okudum. Bunları okurken süzerek okudum. Niye, çünkü başka dünyaların insanları bunlar. Ama ben Tolstoy'u okurken hiç yabancılık çekmedim. Tolstoy bize çok yakın. Türkiye'de keşke Tolstoy gibi insan olsaydı. Ama öyle düşünce çamurunun içinde yaşıyoruz ki bırakın Tolstoy'u, Yunus Emre bile çeker giderdi herhalde. Ülkemizde ve dünya gündeminde meydana gelen sosyal ve siyasal hadiseler sizin sanatçı kişiliğinizde nasıl yer buluyor? Şimdi bir şey söylememeyi tercih ederim. Niye bir şey söylememeyi tercih ederim, zaten bir şey söyleyemez olduk. Gerçekten her kelime bir başına özgür ama bu kelimeleri kullanarak bazı cümleleri kurmamzı yasak. Kelimeler de bir başına bir mana ifade etmiyor. Cümle kurmak zorundasınız. Şimdi cümlelerimizi ustaca kurarak anlatmaya çalışayım. Bir kere bu ülkede Müslümanlara lale devrini yaşıyor. Bir kere bu gerçeği teslim etmek lazım. Niye lale devrini yaşıyorlar. Rehavet, bir sorumsuzluktan uzaklaşma, davayı kafa konforu boyutunda tanıma, yani kalp acısı veya uykuları kaçıran bir sızı olmaktan çıkarıp kafa konforu boyutuna taşıma, davanın fotoğrafını çekme, davanın şiirini yazma. İbrahim Sadri ile beraber çalıştığımız sırada, İbrahim Sadri dava şiirleri yazarken, ben gırgır geçiyordum, 'Solucan hikayesi falan yazdın' diye. Çünkü şiiri tabii ki bir acı yazdırır. Ama şiirinizin arkasında durmak zorundasınız. Yani o şiirin arkasında siz olmalısınız. O şiir eğer sizin için bir pazarlık konusu ise, 'Bu şiiri tam zamanında yazdım, para eder' diyorsanız, bu ihanetle eşdeğerdir. Yani şiiri niye yazdığınız çok önemli, dava için niye yürüdüğünüz çok önemli. Bir kere biz iç dünyamızın muhasebesini yeniden yapmak zorundayız. Çünkü çok kirlendi. Ben bu kanaatteyim. Ben de, bir başkası da kendi iç dünyasının muhasebesini çok iyi yapmak zorunda. Mesela tiyatro için çağırıyorlar. Sizi niye çağırıyorlar tiyatro için. Siz topluma, yaptığınız tiyatro ile bir şey veriyorsunuz. Bunun için çağırıyorlar. Peki ücretiniz ne, şu. O ücretten aşağı verirlerse gider misiniz, gitmeyiz. Niye gitmiyorsunuz. Halbuki mesaj iletmek değil mi maksadınız. İşte burada bir ikileme düşüyorsunuz. Ya o zaman gitmem lazım. O zaman karşı tarafta, tamam H. Nail, böyle bir endişe ile geliyor. biz bunu bedava kullanalım. İki şeyin arasında kalıyorsunuz. Çok dengeli olmak zorundasınız. Yani içinizin huzurlu olması lazım. Yaptığınız iş, aldığınız ücret, maksatlarınız bu konuda, her şey yerli yerine oturmak zorunda. Siz bir kere rahatsız olmamalısınız. Yani tepisiz olmakla rahatsız olmak aynı şeylerdir. Tabii ki tepkili olacağız ama bir kere vicdani muhasebeden temiz çıkmamız lazım. Vicdani muhasebeden temiz çıkarsak ancak karşı tarafın -karşı taraf derken insanları ikiye ayırmak değil- evrensel düşünceye karşı olanların muhasebesini yaparız. Onlara bir şey taşıyabiliriz. Yani biz taşıma özelliğimizi kaybetmişiz. Taşıdıklarımız bize fayda vermemiş ki, karşı tarafa ne fayda versin. Taşıdıklarımızın önce bize fayda vermesi lazım. Biraz önce ben babamla annemi anlattım, babam çok biliyordu. Bildikleri ile amel ediyordu. Benim kafamdaki resim o kadar. Ama annem hiç bilmiyordu. Babamdan öğrendikleri ile amel ediyordu. Ama öylesine amel ediyordu ki, o başlı başına bir tebliğ aracı idi. Adımı dahi tebliğ idi. Ashab dönemini de düşünecek olursak, onların da böyle adımları dahi tebliğ idi. İnsanın bizzat kendi hayatı tebliğ olmadığı sürece söylediklerinin tebliğ olması önemli değil. Önce hayatın tebliğ olması lazım. Kalben çok hal olması lazım yani. Biz önce kendimizi bu konuda düzeltmek zorundayız. Çok büyük bir ayıklama dönemine girmek zorundayız. Necip Fazıl -Allah rahmet eylesin- Doğru Yolun Sapık Kolları diye bir kitap çıkarmıştı. O zaman biraz ayıklamalar başlamıştı düşünce olarak. Halen var fakat bu doğru yolun sapık kolları konusunda insanlar doğru yolu diye sapık yollardan birini tercih ediyor. Asıl sarılmamız gereken değerleri, şüpheyle bakılması gereken değerler gibi gösterdiler. Bu da ayrı bir sapıklık olarak karşımıza çıktı. Biz cemaat olmaktan vazgeçmeyiz. Cemaat olmadığımız gibi toz zerreleri gibi bir üflemeyle dağılırız. İkinci olarak cemaatin içinde çok aktif olmalıyız. Cemaatin sadece üyesi değil, çalışmalara bizzat katılan, sosyal faaliyetlerden istifade eden birisi olmalıyız. Bizde bildiklerini anlatan insan tipi vardır. Bilmeyen insan tipi çok az kalmıştır. Yani hangi konuyu açsanız insanların o konuda bir fikri vardır. Halbuki siz o konuda uzmansınız. Bir şey söylemeye gittiğinizde herkes o kadar çok konuşur ki, sizi kimse dinlemez. Değerler yerli yerine oturmamıştır. İnsanlardan istifade etmeyi bilmeyiz. Ve hep şu var, biz saf bir imam hatip öğrencisini, 'Hele sen bir kenarda dur, sen nasıl olsa çantada kekliksin', kulağını sağ eli ile karıştıran bir solcuyu 'Bunda keramet var' diyerek önce onu davet ederiz. Onu dinlemeye, ona saygı göstermeye kalkışırız. Kardeşim, eğer biz kurtulmuş bir bölgedeysek, ya da deniz çok dalgalı da bizim gemimiz çok sağlamsa o zaman geminin tayfasına çok iyi bakmak zorundayız. Onlar gelsinler. Siz karşı tarafa geçseydiniz nasıl bir karşılama olurdu? Tabii ki yer yerinden oynardı öyle bir şey olsaydı. Yani beni, cemaat kadar onlar tanıyorlar. Mesela bir arkadaş tiyatroya gidecek, ismini vermekten imtina ediyorum, arkadaş 'Hasan Nail Canat'ın öğrencisiyim ben' diyor, sakın gittiğin yerde bunu söyleme, benim dışımda kimse duymasın. Çünkü onlar benden gıcık kapıyorlar. Ulvi Alacakaptan müslüman olup da geldiği zaman bana, 'Ben senin afişini çok yırttım Anadolu'da. Faşistler geliyor' diye dedi. Ama dedi, 'Allah'ın işine bak, şimdi de omuz omuza çalışıyoruz'. Adamlar var bağnaz, afişine bakıyor, 'faşist' diye yırtıyor. Senin oyununu seyretmemiş, oyunculuğunu görmemiş, ön yargılı. Şimdi bu adamlara bizim bir şey taşımamız için önce bizim, biz olmak mecburiyetimiz var. Bizim kendimize değer vermek mecburiyetimiz var. Ondan sonra karşıya bir şey taşırız. Radyodaki dinleyici ile tiyatrodaki izleyici arasındaki fark nedir? Çok büyük fark var. Canı sıkılan insanlar radyoyu açıyor, benim programımı dinliyor. Bir de şu var. "Hocam beni tanıdınız mı?" Sanki benim cd var, alfabetik sıraya konulmuş. Ben bazen gırgır geçiyorum. Şimdi canı sıkılan hangi meşrepten olursa olsun, canı sıkılan birileri beni dinliyor, ben de can sıkıntısını gidermek için çalışıyorum. Radyoda kendime yüklediğim misyon biraz farklı. Çok mukaddes bir iş değil o. Yani insanların stresini edep dahilinde atmak, insanların can sıkıntısını edep hudutlarını çiğnemeden uzaklaştırmak. Hayırlı bir iş yapıyorsunuz. Sosyal ve siyasal sebeplerden dolayı insanlar bir boşalma ihtiyacı hissediyorlar. O sıkıntı çok müthiş şeyler yaptırıyor. Ben kendimden biliyorum, müthiş burkuntular yaratıyor. Şimdi radyoda daha çok alt tabakalar, halk tabakasından insanları da hesaba katarak konuşmalarımda ağdalı cümleler kullanmamaya çalışıyorum. Yani üniversite çapında insanların dinlediğini biliyorum. Ama alt tabaka da beni rahat dinlesin diye ağdalı cümlelere girmiyorum. Ama tiyatro öyle değil. Tiyatro belli bir kültür kazandıktan sonra gelip izlenecek bir şey. Seyirci açısından, tiyatroya seyirci can sıkıntısını atmak için gelmiyor. Orada bir eser izlemeye geliyor. Maksat bakımından da ayrı, seviye bakımından da biraz farklılıklar var zannediyorum. Son olarak bir kıta, bir mısra ile söyleşimizi bitirelim. Ben Necip Fazıl'ı çok severim. Ondan bir beyit okumaya çalışayım. Bıçak soksan gölgeme Sıcacık kanım damlar Bir de bir bak ülkeme Başşız başşız adamlar Ağlayın su yükselsin, Belki kurtulur gemi Anne seccaden gelsin, Bize dua et emi diyerek sözlerimi bitiriyorum. Röportaj: Mahmut Bıyıklı - Selim Çakıroğlu Kaynak: Yeni Dünya Dergisi |

