Basından
'Sebil Dergisi'

"Tiyatro, inancımızla bir çatışmaya girmemelidir"

Sebil Dergisi / 29.06.1979

Bize tiyatro geçmişinizi kısaca anlatır mısınız?

Ben de tiyatro merakı ilkokul sıralarında başladı. Çocukluğumdan beri muhitimde icra edilen her sanat faaliyeti içine girdim. Asıl tiyatro hayatım ise 1968'de başladı. Memleketim olan Kayseri'de İbrahim Server Aydın ve arkadaşlarının kurduğu "Güzel Sanatlar Topluluğu"na sanat yönetmeni olarak katıldım. Tiyatronun sahibi İbrahim Server'in yazdığı "Hazreti Osman (R.A.)" piyesiyle turnelere çıktık. O piyeste ben Yahudi Abdullah İbni Sebe rolünü oynadım. Büyüklerimiz tarafından bu faaliyet şiddetle reddedildi. Biz de hatamızı idrak ederek hareketi durdurduk. Aynı yıl İstanbul'da Üstün İnanç, fikir sahnesini kurup Necip Fazıl Kısakürek'in "Sultan Abdülhamid" piyesini sahneye koydu. Ben topluluğa reji asistanı olarak Ankara'da katıldım. Bugüne kadar yapılan tiyatro faaliyetleri arasında en kalitelisi ve profesyonele en yakını "Sultan Abdülhamid" piyesi idi. Bu hareket de kadrosuzluk ve ilgisizlikten dolayı çabuk tükendi. 1969 yılında Kayseri'de "Altın Sahne Topluluğu"nu kurduk ve iki oyunla turneye çıktık. "Bu dünya kimin?" adlı benim yazdığım komedi ile o zaman Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü'nde talebe olan Mahir Özge'nin yazdığı "Düzensizler..." ilk temsilden sonra geçirdiğimiz trafik kazası bizi durduramadı, fakat müracaat ettiğimiz yüzlerce kapı menfi cevap verince dağıldık. Kendi kendimize yetişmeye çalıştığımızdan, daha doğrusu sanat muhitine girebilmek için yetersizliğimizden ve en önemlisi İslami çizgiden ayrılmamaya karalı olduğumuzdan kendimize yeni bir muhit, yeni bir seyirci arıyorduk. Son yıllarda böyle bir kitle vardı. Din görevlilerinin davetiyle sinemaları dolduran bu kitle kısa zamanda şartlandırılmış, adeta: "İslam büyükleri temsil edilirse bizimdir, yoksa yabancıdır" ölçüsüne inandırılmıştı. Biz bu yanlış değerlendirmeyi ortadan kaldırmak için yıllarca uğraştık. Kayseri'de Hilal Tiyatrosu'nu kurdum ve en meşhur oyunumu Moskof Sehpası'nı sahneye koydum. ( 1969 ) Benden başka bütün personelinin sık sık değiştiği "Hilal Tiyatrosu" ile bu oyunu tam 1000 defa temsil ettik. Yalnız 1971 yılında kısa bir müddet yine kendi eserim olan "Dilsiz Şeytan" adlı komediyi oynadık. Tekrar Moskof Sehpası'na döndük ve 1973 başlarında 1000. temsili verip sahneden indirdik. 1973 sonlarında Abdullah Kars'ın İbret Sahnesi'ne girdim. Ergün Göze'nin yazdığı "Şeyh Şamil" piyesinde rol aldım. 1974 yılının başında tehlikeli bir hastalıkla yatağa düştüm. Tal altı ay ( bir deri-bir kemik ) sabırla sırdaş olup yattım. Daha önce yazdığım ve hastalığım müddetince üzerinde çalıştığım "Günahkar Baba" adlı dramı, nekahet devremde sahneye koydum. Tam 400 temsil yaptık bu oyunla. "Dilsiz Şeytan" adlı komediyi "Gafiller" diye değiştirip sahneledim ve 200 temsil yaptık. ( 1976 ) "Bir Avuç Ateş" adlı dramı yazdım ve sahneye koydum. ( 1968 ) "İstanbul Hilal Sahnesi" ismi altında fırsat buldukça bu dramı temsil ediyoruz. Temmuz ayında Isparta, Burdur, Denizli, Uşak, Ankara ve İstanbul çevresinde Bir Avuç Ateş'i oynayacağız.

Tiyatro sizin için hedef midir? Yoksa hedefiniz için bir vasıta mı?

Elbette tiyatro hedef değil vasıtadır. Şu kadarını söyleyeyim ki Tiyatro, gereği kadar öğrenilmeden, iyi tiyatro yapma imkanlarına sahip olmadan, hiçbir hedefin vasıtası yapılamaz. Tiyatromuzu, seyyar satıcı üslubundan yola çıkarak, millileştiriyoruz dersek davamıza zarar veririz. Slogan tiyatrosuyla atılan dekorlu nutuklar, kaderi patlamak olan balonlar gibidir. Halka hitap eden tiyatronun lüzumuna inanıyorum. Yalnız cami cemaatini tiyatroya alıştırıp bırakırsak, o hiç tasvip etmediğimiz tiyatrolara seyirci kazandırmış oluruz. Tiyatro seyircisinin önünde yürümek, onu her seviyede tatmin edecek oyunlar segilemek zorundayız.

Zaman zaman sözü edilen Milli Tiyatro deyiminin manasına yaklaşan bir hareket sözce mevcut mudur?

Önce mefhumları anarşiden kurtarmak lazım. Milli Piyango denilen kumar mekanizması ne kadar milli ise, sahnelerimizde sergilenen oyunlar da o kadar millidir. Ramazan geceleri ibadet mi millidir, yoksa bu mübarek gecelerde kanto seyretmek mi? Bu düzen mübarek zamanlarda dansöz seyretmeyi milli adetimiz diye yıllardır yutturmaya çalışıyor. En süfli hadiselerin sanat eseri diye takdim edildiği, mahremin içtimaileştirilmeye çalışıldığı kadını, erkeğine, evladı, babasına, işçiyi patronuna, memuru amirine karşı hakkınızı bileğinizle alın" gerekçesiyle isyana teşvik edildiği sahnelere milli demek cinayet olur. Muvaffakiyet seviyesi hudutlarımızı aşmış sanatkarlarımız ise sahnelerinde, Avrupalı'nın hayatın temsil etmekten ileri gidemediler. Şimdi içinde yaşadığımız, bir doğruyla bin yanlışın boğuştuğu cemiyetimizin ne kadar çarpık yönü varsa müsebbibleri bunlardır. Bu gayri milli sanatçılar...

Meseleyi biraz daha müşahhaslaştıralım ve sizden milli tiyatronun nasıl olması gerektiğini soralım.

Muhterasında şu şartları bulunduran tiyatroya milli diyebiliriz. Dekoru, kostümü, müziği, esprisi, mesajı ile ters düşmüyorsa... Seyircisine iyi ve değişmez doğruyu güzellikle tebliği ediyorsa... Milli olmanın yüce değerine kalite olarak layıksa... Bu hususiyetleri muhtevasında toplamış bir tiyatro hadisesine şahit olma bahtiyarlığına hiç birimiz vasıl olamadık.

Kendi faaliyetlerinizi bu ölçülerle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taşı gediğine koydunuz bu sualle. Efendim, bizim ve benzeri toplulukların faaliyetleri "Halk Tiyatrosu" durumundadır. Küçümsenmeyecek ciddiyetle çalışmalarımız oldu fakat bahsettiğimiz, özlediğimiz tiyatronun soylu birer çekirdeği olmaktan ileri gidemedik. Her hareket kendi içinde değerlendirilir. Senelerce, her gün başka sahneye taşınan, layık olduğu ilgiyi göremeyen, taraftarlarınca biraz desteklenen, biraz kösteklenen tiyatro topluluklarından daha fazlası beklenemez. Biz Milli Tiyatro meşalesinin yanmasıyla vazifeli kıvılcımlarız.

Bu meşalenin yanması için neler yapılabilir? Daha doğrusu "Neler" yapılmadı?

Sualin iki tarafı da yürekler acısı. Önce sanatın lüzumuna inanmalıyız. 20. asırda bir davanın sanatsız anlatılabileceğine inanamıyorum. Sanatın katılmadığı her hadise çirkindir. Bıktırıcı ve uzaklaştırıcıdır. Sanatsız tertip edilen geceler hatta mitingler, dostların yüreğine sızı, düşmanın ağzına gülücüktür. Elimizdeki her imkanı seferber edip, camiamızı sanata inandırmalıyız. Bunun için de önce bizim sanatkar olmamız lazım. O zaman hitap ettiğimiz insanlar sanatı sevecekler, sanatkarca verdiğimiz her şeyi severek kabul edeceklerdir. İkinci olarak yapmakta çok geç kaldığımız, tiyatro için kadro yetiştirmek imanı sağlam, tiyatroya yatkın kabiliyetli gençleri teşvik etmeli, eksiklerini tamamlamak için yardımcı olmalıyız. Gençlere daima çok okumalarını, mevcut tiyatroları incelemelerini tavsiye etmeliyiz. Üçüncü ve imkansız gördüğüm şart da paradır. Her vilayette birer salon temin ederek tiyatro faaliyetlerine şahsiyetli zemin hazırlamak mecburiyetindeyiz.

Bu üçüncü şarta imkansız dediğiniz ve acı acı güldüğünüze göre siz de bütün sahne sanatçıları gibi maddi imkansızlıktan ve ilgisizlikten şikayetçisiniz herhalde?

Evet, maddi imkansızlıklar içinde olduğumu ve gereken ilgiyi görmediğimi üzülerek ifade edeyim. Yalnız ben kimseyi suçlamıyorum. Madem ki yaraya parmak bastık, size bir misalle düşüncelerimi anlatayım. Benim yakinen tanıdığım bir tamirci var. Tiyatroyla uğraştığım 12 yıl boyunca bu tamirciden en az yüz defa borç para aldım. Bu adam da benden bir defa olsun borç istemedi. Çünkü yaptığı işle cemiyette bir boşluk dolduruyor, bir ihtiyaca cevap veriyordu. O parmaklarındaki ustalıkla, insanların kapısını çalmaya mecbur olduğu bir tezgah sahibiydi. Demek ki, ben bir boşluğu dolduramıyordum. İnsanlar benim eserimi seyretmek için bir ihtiyaç duymuyorlardı. Ya ben çok zayıf bir sanatkardım ya da yaptığım iş cemiyetimiz için lüzumsuzdu. Zaman zaman bu boşluğa düştüğüm oldu. Gerçek sebep bunların hiçbiri değil. Tiyatronun memleketimizdeki tarihi seyrine bakarsak meselemize cevap buluruz. Minak yanlar, fasulyeciyanlar ve benzercilerinin başlattığı tiyatro "Müslüman mahallesinde salyangoz satmak" diye vasıflandıracağımız bir Ermeni harekatıdır. Milletimiz o zamanlar bu harekete karşı koymuş, muhtevasında küfür ve günah kokan tiyatroyu topyekün reddetmiş oyuncuları da dinsiz diye vasıflandırmıştır. Bu çok değerli ( !!! ) sanatçılar kendilerini tasvip etmeyen ecdadımızı her şeyde olduğu gibi yobazlıkla suçlamışlardır. Tiyatro sonraları her ne kadar nüfus cüzdanında Müslüman yazılı olanların uhdesine geçmişse de sahneden batının ahlaksızlığını indirmemişlerdir. Sanatçılara sorarsanız "Tiyatro talihsiz bir meslektir" derler de bir türlü "Biz bu millete layık olamadık" demezler. İkide bir "Maddi imkansızlık-ilgisizlik" şemsiyesi altına gizlenmek, beceriksizliklerimizi başkalarını suçlayarak ört-bas etmek millete karşı haksızlık olur. Milletine güvenmeyen sanatçının milletiyle yapacağı manevi alışveriş çarpıktır.

Size faaliyetlerinizde başarılar dileriz.

Bu imkanı verdiğiniz için çok müteşekkirim.

Kaynak: Sebil Dergisi
Bu haber defa okunmuştur.