Gül yaprağıyla güle yazı yazan sanatçı
Sanat Alemi / 28.10.2012
Amatör duygularla başlamak güzeldir bir işe... Heyecan sarar içinizi, kıpır kıpır duygularla dolarsınız. Hele edebiyat ve tiyatro meraklısı iki lise öğrencisiyseniz ve yaptığı radyo programlarını çok büyük merak ve ilgiyle dinlediğiniz Hasan Nail Canat'la ropörtaj yapacaksanız... 2003 Mayıs sabahında biz de Hasan Bey'le röportaj yapmaya giderken bu duygularlaydık. Randevulaştığımız çay bahçesine girdiğimizde, orta masada oturmuş, 17-18 yaşlarındaki bir kız öğrencisiyle sohbet ediyordu. Yanına yaklaşıp selam verdik, mütevazi bir edayla aldı selamımızı ve sıcak bir şekilde buyur etti bizi. Kendimizi tanıttıktan sonra isteğimiz üzerine sohbetimiz Hasan Hoca'nın kendisinden bahsetmesiyle devam etti.
Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Ben 1943 yılında Kayseri'de doğdum. İlk ve orta tahsilimi orada tamamladım. Sonra tiyatro faaliyetlerine başladım. Aslında tiyatro gibi güzel sanatlar genelde ya mektep yoluyla ya da usta-çırak ilişkisiyle olur ama benim "ustam" diye gösterebileceğim birileri yok. Tiyatroyu kendi gayretimle öğrendim. Buna rağmen çevreme baktığımda tiyatro konusunda çok kısa zamanda çok büyük mesafeler katettiğimi gördüm. Çünkü, 30 yıl boyunca sürekli Anadolu'yu gezdik, gitmediğim kasaba, vilayet kalmadı. 80'li yıllarda gençlik romanları yazmaya özendim. İlk yazdığım roman 3 ay sonra 2. baskıyı yapınca heveslendik; peşinden 2. ve 3. romanlar geldi. Anadolu'da sürekli öğretmenlerle konuştuğumda ortaokul öğrencilerinin roman tükettiklerini öğrendik. Okullara yönelik ama o yaştaki çocuklara faydalı olabilecek, ailelerinde görmüş oldukları değerleri değiştirmeyecek, roman ve hikayelerden oluşan diziler yapmaya başladık. Daha sonra diziler ve sinema filmleri başladı. Yani hayatımda ne yaptıysam, güzel sanatlar adına yaptım.
Karşılaştığınız zorluklar nelerdir?
İlk zorluk kaynanamla başladı. "Tiyatrocu olacağını bilseydim, kızımı sana vermezdim" dedi ama geri alamayacağına göre bu işe pek yaramadı. En büyük zorluksa, babamın beni evlatlıktan reddetmesiyle oldu. Ben de onu ilk hazırladığım oyuna getirttirdim. Oyunu seyrettikten sonra, benim onun korktuğu tiyatroyu yapmadığımı, hatta beğendiğini söyledi. Bu tehlikeyi de öyle atlattık. Tiyatro adına çektiğimiz daha büyük sıkıntılar da oldu, değişik bir anlayışla, sırada herkesin herşeyi yapabildiği değil, inançlarımızın yasaklarıyla çevrelenmiş, inançlarımızın pırıltılarıyla donatılmış bir sanat eseri ortaya koyduk. Bu pek kolay değil. Yaptığımız şeyi söylediğimiz zaman, daha önce bu işi yapanlar genellikle dudak büküyorlar. Halbuki tiyatronun insanın yetişmesinde çok önemli olduğunu, insan iletişimini düzene soktuğunu, benim tabirimle "gül yaprağına gülü incitmeden yazı yazmak sanatı" olduğunu hissetmiştik; ama çok yalnız kaldık, hala öyleyiz. Etrafınıza baktığınızda bizim anlayışımızla tiyatro yapmaya devam eden insanlar çok az... Bunun sebebi desteklenmemeleri. Ödenekli tiyatrocular hariç, tiyatrocuların hepsi, yavaş yavaş tiyatroyu bırakmaya başladılar. Çünkü ödenekli tiyatrocuların ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanıyor. Tiyatro hayata doğru bakmak, doğru kavramak, doğru anlamaktır. İyi, doğru ve güzel ortadan kalktığı zaman bugünkü eğlence merkezleri ortaya çıkar.
Bu mesleği tercih etmenizin nedenleri nelerdir?
Otobüse binmeyi amaç olarak görenler, genellikle otobüste kalırlar. İndikleri zamanda amaçları yok olur. Halbuki otobüsler gidilecek mekanların araçlarıdır. Tabii ki sanatta da insanın ulaşabileceği en büyük nokta, Yaratıcı'sını kavramasıdır. Eğer ki başka amaçla, mesela para kazanmak amacıyla sahneye çıkarsanız, size bir başka yeteneğinizden istifade ederek, bir başka konuda daha fazla para verirler ve sizi amacınızdan da vazgeçirirler. Önce bahsettiğim tiyatrodan vazgeçme, bunun neticesidir. Topluma hizmet etmek amaç gibi gözükür ama araçtır ve sizi gerçek amaçla karşılaştırır; çünkü toplum kendisini tanıdığı zaman Yaratıcı'sını tanır. Sanatçı insanla Allah arasında bir araçtır; fakat kendisi hakikatten yoksunsa, insanları amaca ulaştıramaz, amaca giden yolundan alıkoyar.
Bunun yanında tiyatro ve radyo-televizyon eğitimi almak isteyen gençlere, televizyon kanallarının ahlaksızlık içine yüzdüğü gerekçesiyle birçok eleştiri yağıyor ve faydasız bir uğraş olduğu söyleniyor. Size göre tiyatronun İslamî topluma kazandırdıkları nelerdir?
İnsanın kendi inancına yapabileceği en büyük iyilik, inancını kavramasıdır. Kavrayamadığı inancını yanlış yaşar. Kaba saba yaşar. Tiyatro estetik bir boyuttur. Eğer inançlarınızı estetik boyutta anlayabiliyorsanız, hem nefsinize, hem çevrenize kabul ettirmede daha kolay yol alırsınız. Fakat sanatın insana verdiği bir ağırlık vardır. İnsan sanatı ya taşır ya da isyan eder. Zenginlik de böyledir, güzellik de... Kendisine zarar verenler İslama zarar verir. Yani bir bıçak ekmek de keser, adam da.. Meydanlarda ya da vaaz kürsülerinde söylediğiniz şeyleri, dekorla söylemek doğru değil. Tiyatro hayatın yansımasıdır. Hayatı öyle bir kuram yaparsınız ki, seyirci kendi yanlışını görür. Yani sahneye bir ayna koyuyorsunuz. Bu aynayı çok lekesiz yerleştirmek lazım. Tiyatro bir mekteptir ve insan orada yetişir. İşte bu yüzden tiyatronun topluma etkileri tetiklemek olmamalı fakat bugün yapılan bu. Amaç sadece tepkili hale getirmek, eğiterek duyarsızlığı ortadan kaldırmak. Örneğin bir odaya girseniz, rahat oturamaz, etrafa rahat bakamaz, sıkılırsınız. Sonra biri gelir, o odayı çok güzel dizayn eder, 'bir hafta önce ruhunuzu sıkan bu oda mıydı?" diye düşünürsünüz. Çünkü bir sanatçı eli değmiştir. Sanat hayatı daha rahat, daha huzurlu yaşanır hale getirir. Hayatın içindeki sanatı, sanatın içindeki hayatı bulmak, biraraya getirmek lazım. Bu olmazsa, sanat sadece bir eğlence aracı olarak kalmak zorunda kalır ve sadece bir vakit geçirme olur. Halbuki sanat hayatı daha iyi kavramaya, daha kolay yaşamaya, iletişimi güçlendirmeye yarar. Kısacası sanat, hissetmeyen toplumu, hissedebilir hale getirmektir. Aslında olan bütün bu kirletilen güzellikleri yeniden aşikar etmektir.
Uzun yıllar boyunca tiyatroyla hemhal olmak yorucu olsa gerek. Tiyatro sahnesinin size bıraktığı bir çok hatıranız vardır mutlaka. Bir tanesini bizimle paylaşır mısınız?
Ben 24 yaşındayken, yine 24 yaşlaırnda bir gencin hayatını oynuyordum. Bir gün kahve sahnesinde oturacağım, çekiniyorum. Dışarı soğuk, dışarı çıkmaktan korkuyorum. Kahvede oturanlara soruyorum:
- Hey gardaş ! Garson nerde?
Onlar cevap veriyorlar:
- Otur hele gelir.
- Aman tööbe deyin, gelmesin!
- Niye gelmesin?
- E gelirse bana ne içen diye sorar.
- Sen de dışarıdan geldin, üşümüşsündür, çay istersin, çay içersin.
- İstemesine isterim emmee, garson beni essahtan adam yerine gor da, çay getirirse?
- E birader oturur içersin.
- İstemesine isterim de, sonra ne olcak?
- E madem üşüdün, bir çay daha istersin, iyi gelir.
- Bi daha isterim, beş daha isterim, emme, sonra ne olcak?
- Parasını öder, çeker gidersin.
- Olmadııı...
- Niye?
- Ödeme dengelerinde bi bozukluk var da...
İşte diyalogları böyle olan bir komedi sergiliyorduk. Sahnedekiler rol icabı benimle dalga geçiyorlardı. "Gelirken Amerika'ya uğrasaydın, Ankara'da tanıdığın yok mu" falan diye... O sırada sahnenin önüne bir sarhoş geldi; "Birader baksana" dedi. Baktım, "Al şu parayı, adam gibi çayını iç, onlara aldırış etme. Gelirsem onları döverim". Şimdi ne yapayım, parayı alsam oyun bitecek, yok almam diyorum kalkarsan döverim diyor... Neyse aldım parayı, "serhuş herif, helal mı harammı belli deel, en iyisi bunu caminin kumbarasına atayım" dedim ve parayı o şekilde elimden çıkardım. Sonra Kütahya emniyet amirinin sahneyi basması, Sultan Abdülhamit'i oynayan arkadaşın yakasına yapışması, o sırada benim ışıkları yakıp perdeyi açmam ve emniyet amirinin halk tarafından yuhalanması... Abdülhamit'i oynayan arkadaşımıza tazminat ödemesi... Panoların devrilmesi... Oyuncunun bıyığının düşmesi gibi bir sürü trajikomik olaylar oldu.
Son olarak sizinle meslektaş olmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?
Öncelikle bu işin bıçak sırtı bir iş olduğunu bilmeleri lazım. Tiyatro okullarda ya da amatör topluluklarda olduğu gibi bu işe biraz aklı yetenlerin yönlendirmesiyle yüksek bir yere çıkıp ezberlenilen şeylerin söylenilmesi değildir. Bilimsel birçok teorik bilginin mutlaka bilinmesi gerektiğinin bilinmesi lazım. "Biraz da tiyatroya takılayım" diye değil, "tiyatroyu kalbimde bir yere koyayım" demeleri lazım. Başarılı olanlar vazgeçmez; çünkü bu bir deryadır. Birileri sizi deryaya iter; -tabii birilerinin itmesi lazım- siz ya yüzmeyi öğrenirsiniz, ya da boğulursunuz. Ben yüzmelerini tavsiye ederim.
Kalkarken cep telefonunu oturduğumuz yerde unuttuğunu hatırlatan öğrencisine baktı ve çok da yeni model olmayan telefonu umursamaz bir tavırla alarak ve şöyle dedi:
- Alayım belki lazım olur...
Hayatını Allah yolunda güzel şeyler yapmaya vakfetmiş, gül yaprağıyla güle yazı yazmış, güzel bir insandı. Allah ona rahmet etsin.
Röportaj: Rabia Sünnetçi - Sümeyye Çelik
|