Basından
'Sanat Alemi'

Muhsin İlyas Subaşı / Hasan Nail Canat'ın Ardından

Sanat Alemi / 26.03.2010

Hasan Nail, duruşu, davranışı ve sözleriyle has bir Anadolu çocuğu idi. O'nun tiyatroya yöneldiği yıllarda ben de, Malazgirt Kahramanı, Büyük Selçuklu Hakanı Alparslan'ın Malazgirt savaşını konu alan piyesimi, "Alparslan" adıyla yazarak sahnelemiştim. Bu piyes oynanırken Milli Eğitim Bakanlığı müfettişlerinin, "Toplumda millî duyguları tahrik ederek halkı galeyana getiriyor(!)" gerekçesiyle oynanmasına son verildi. Piyes'in durdurulmasından sonra öğrencisi olduğum İmam-Hatip Okulu'nda akla hayâle gelmedik dış baskılara maruz kaldım. Üstelik bu işte yalnız kalmış ve affedilmez bir manevî cezaya da mahkum edilmiştim. Piyesimi kılı kırk yararak inceledikten sonra onaylayıp oynanmasına öğretmen kurulunda karar alan hocalarım, beni daha sonra başka okullardan gönderilen devrimci öğretmenlerin ellerinden kurtaramadılar. Onlar da, kompozisyon dersinden bütünlemeye bırakacak kadar garabet örneği gösterdiler. Neredeyse, okuldan uzaklaştırılacak ve hapse girecektim. Genç bir adamın heyecanını, resmî ideolojiyi kendi siyasal amaçları için kullananların bu acımasız baskısı kırınca, ben elimi tiyatrodan çektim... Tabii bütün bunlar o dönemde iktidarda olan CHP zihniyetinin eseriydi...

O yıllarda, Hasan Nail Canat ise Kayseri'de tiyatroya yönelmişti. Tiyatro ise, toplumun hafızasına ve kabullerine aykırı bir anlayış olarak görülüyordu. Ona destek verdik. Bu konuda birçok arkadaşımız, kendimizde kaybettiğimiz heyecanı onda bulduğumuz için yardımcı olmaya çalıştık. Ancak, Kayseri'de bu işin götürülmesi mümkün değildi. O, tiyatroya inanmış ve kendisini bu hizmete adamıştı. Burada kurduğu "Hilâl Tiyatrosu" ile ilçelere hatta kasabalara kadar gitti. Halkın heyecanını avuçlarının içine almak istiyordu. Millî ve dinî muhtevalı oyunları yazıp sahneleyerek yıllarca çaba gösterdi. Burada başarılı olamadı. Yalnız ve işsiz kaldı, ama yılmadı, inancını korudu. Sahneden aldığı havanın bütün duygularına yerleşmesi sanki genlerini tiyatroya adapte etmişti. Onu sahneden koparırsanız yaşayamayacağına inanıyordu. Bu işin Anadolu'da olamayacağına karar verince, kalkıp İstanbul'a gitti. İstanbul, bu işin merkeziydi. Ama burası da parsellenmiş, âdeta kurtlar sofrasına dönüşmüştü. Devlet Tiyatroları'nın ağırlığı buradaydı, Şehir Tiyatroları gelişip güçlenmişti. Özel Tiyatrolar başlı başına bir sektör haline gelmişti. Anadolu şehrinden gelen bir genç idealistin bu sofrada kendisine pay bulması kolay değildi. Böyle bir ortamda ayakta duracak ve yürümekle de yetinmeyip koşacaktı. Bir şansı vardı; büyük şehirler büyük marketler gibidir. Her türlü malı ve müşteriyi bulmak mümkündür. Bu ortam ona kapı araladı. 40 yıla yakın İstanbul'un hay huyuna direndi. Kayseri'ye geldikçe, kendisiyle görüştüğümüzde hep dertlenirdi: "İnananlar tiyatroyu kabullenemiyor. Bu alanı boş bırakıyoruz. Birçok mesele sahneden dile getirilip yöneten ve yönetilenlere nakledilir. Artık bu gerçeğin farkına varmalı ve bu alandan faydalanmalıyız." Buna rağmen, yılmadı direndi. Sabrı ekmeğine katık etti. Yalnızlığından dolayı yılgınlığa düşmedi. "Yalnız da kalsam, bu işi götürmek istiyorum", dedi. Belki yalnız kaldı ama bu işe inandığı için işi de ömrünün sonuna kadar götürdü.

Tiyatro, vücut diliyle aklın gereklerini kullanmayı sağlar. Tiyatro, bir eğitim ve iletişim alanıdır? Batı'da bu işe büyük önem verilişinin ana sebeplerinden birisi budur. Biz, tiyatroyu taklit oyunu, taklidi de şaklabanlık olarak algıladığımızdan olacak ki, böyle bir açmazın içerisindeyiz. Halbuki, tiyatro da şiir gibi, resim gibi, musiki gibi bir edebî türdür. Onların kötüsü ne kadar zararlı ise, bunun kötüsü de elbette o kadar tahripkârdır. Onların iyisi ne kadar faydalıysa, bunun iyisi de o kadar inşâ edici, koruyucu ve yücelticidir. Bütün mesele, bunu iyi kafalarda şekillendirip iyi karakterlerle temsile kalmaktadır.

Hasan Nail Canat, işin bu cepheden mücadelesini verdi. Tek başına ayakta durmaya çalıştı. Tek başına direndi. İslâmî tiyatro kavramına kafa yordu. Bu yüzden, İstanbul'da tiyatroyu tekeline alan güç odakları tarafından işin dışında tutuldu... Dünyada belki de bin defa oynanmış bir Hamlet'i Türkiye'de yüz defa sahneye koymakla iş yaptıklarına insanları inandırmaya çalışanlar, tiyatro yaptıklarını sanarak kendimize dönüşe kapı açmadılar. O, bu kapıları zorladı. Niye zorladı? Bunu kendisiyle konuştuğumuz zaman ilginç yaklaşımları vardı:

-Adamlar, yabancı oyunlarla devletin kaynaklarını kullanıyorlar. Hovardaca kullanıyorlar. Oyunlar yabancıların olunca, ister istemez yabancı misyonlar bunlara ilgi duyuyor. Bizim devlet erkânı da yabancılardan çekindiği için bu adamların tasarruflarına müdahale edemiyor. Mesele bu. Şimdi ben kalkacak, Üstad Necip Fazıl'ın, mesela "Reis Bey"ini sahneleyeceğim adamlar buna tahammül gösterirler mi? Benim yalnızlığım, dolayısıyla sıkıntım bunlar!..

Benim inancım odur ki, şair nasıl okutularak olunmuyorsa, tiyatrocu da eğitilerek olmuyor. Birisi ruhun, diğeri de karakterin dilidir. Tiyatrocu iç refleksleri buna göre yaratılmış insanlardan olur. Derviş mizaçlı bir insanı, içe dönük, toplumsal duyarlılığı olmayanları ne kadar zorlarsanız zorlayınız ellerini kaldırıp kendi etraflarında olsun bir defa döndüremezsiniz. Ama hamurunda bu varsa, onu yerinde tutamazsınız... İçgüdüleri onu yerinde durduramaz!.. Bakarsınız bir fırsatını bulur ve çıkar ortaya... Hasan Nail, bunlardan birisiydi. Tiyatro eğitimi görmemiş ama bu eğilimleri doğuştan getirmişti. 1960'ların bir Anadolu şehrinde, üstelik muhafazakârlığı davranış biçimi olarak algılayan bir şehirde bu işe kalkışması, şehrin merkeziyle de yetinmeyerek kazalara, kasaba ve köylere kadar uzanması bundan dolayıydı. O tiyatro'ya inanıyordu. Hayata gözünü tiyatroda açanın, hayattan ayrılırken gözünü kapattığı yer de o bir avuç alkışın yankılandığı dört duvar arası oluyormuş meğer. Hasan Nail Canat, hayatını tiyatrodan kazandı, birkaç yıl önce de orada da bitirdi... Mekânı cennet olsun. Gül yüzlü bir dosttu. Orada da gül yüzlülerle buluşacaktır umarım...

Bu haber defa okunmuştur.