Basından
'Milli Gazete'

Geçmiş zaman matinesi

Milli Gazete / 21.10.2007

Hüseyin Akın, kendine has üslubu, kelimeleri incitmeden kimi zaman onlarla oynayıp kimi zaman alay ederek ama bunları yaparken illa ki kelimeleri severek kurguluyor cümlelerini. Ve kelimeler de onu öyle seviyor olmalılar ki karşısında saygı ve sevgiyle eğiliyorlar. Kitap bittiğinde ise helalleşip ayrılıyorlar, belki de bir şiirde yeniden karşılaşmak üzere.

“Geçmiş Günler Matinesi” Artus Kitap’tan Hüseyin Akın kalemiyle çıkan bir deneme kitabı. 158 sayfa ve üç bölümden oluşuyor: Kardeş Payı, Ne İse Ne Ve Film Adamlar.

Kitabın muhtevasına geçmeden evvel Akın’ın bölüm ve deneme başlıkları dikkatimizi çekiyor. Bu konuda onun ustalığına değinmeden geçemiyoruz. Çünkü her deneme yazısındaki başlık, kendini içine alan bölüm başlığıyla fevkalade uyum içinde ve ustalıkla yerleştirilmiş kendi yerlerine.

Muhtevaya geçtiğimizde kaybettiğini bulmak gibi bir şey yaşıyor insan okurken. Akın bizi önce kitabın birinci bölümü olan Kardeş Payı’nda, kavramların kocaman dünyasında tur attırıyor o okudukça genişleyen yorumlarıyla. Evet okudukça genişliyor yorumu, çünkü aslında o ironik üslubuyla bir pencerenin ardından açılmaya muntazır başka bir pencere de çıkarıyor karşımıza. Bu pencereler bir bir açılırken de siz içsel bir yolculuğa açılıyorsunuz aslında. Hep yaşadığımız, gözümüzün önünde ola gelen, biz olan, içimiz olan fakat hayatın bu bir an bile soluklanmayıp akıp giden halinin karşısında -hatta hayatı anlatırken bile cümlenin başını unuttuğumuz “ahh bu hayat, ahh bu yaşamak telaşı” dedirten hayatın karşısında- önemsemiyoruz veya önemsemeyi unutuyoruz bazı kavramları; Aşk, çekinmek ve çekilmek, bahar, ağlamak, ilim ve ölüm, gıybet vb. İşte bir Akın kitabı aldığınızda elinize, hele ki bu sizin de içinde var olduğunuz ve kimi zaman sahne de rol alıp, kimi zaman izleyici koltuğunda seyrettiğiniz bir matineyse, artık çoktan hatırlarımız tazelenmeye başlamış demektir.

Kelimelerin sevdiği şair

Hüseyin Akın, kendine has üslubu, kelimeleri incitmeden kimi zaman onlarla oynayıp kimi zaman alay ederek ama bunları yaparken illa ki kelimeleri severek kurguluyor cümlelerini. Ve kelimeler de onu öyle seviyor olmalılar ki karşısında saygı ve sevgiyle eğiliyorlar. Kitap bittiğinde ise helalleşip ayrılıyorlar, belki de bir şiirde yeniden karşılaşmak üzere.

Akın’ında şair olmanın verdiği bir bilgelik ve düşüncelerini okuyucuya yaşatırcasına bir imgeleme görüyoruz kitabının genelinde. Ayrıca bu bölümde iki usta şahıs da anlatılmış. M. Akif Ersoy ve Hüsrev Hatemi. Hani M. Akif’te gördüğümüz; bizi, farkında olmadığımız bir cezbe ile kendine çeken yanı var ya; tatlı aksilik, yazarın deyimiyle “pozitif aksilik” , yazar buna değinerek, okuyucuyu bilgilendirici nitelikte bir yazı kaleme almış M. Akif hakkında. H. Hatemi’yi ise onu anlatan dizeleriyle görüyoruz kitapta.

Kitabın ikinci bölümü “Ne İse Ne” yani nam- ı diğer nesne. Neler var nesnelerden? Aklımıza teğet geçen ne yok ki :) Menteşe ve mengene, cep telefonu, kürdan, kafamızı karıştıran çay kaşığı, yüzük ve düğme. Bu bölümde yazar nesneleri düşünce evimizin bahçesinde bir seyirlik gezintiye çıkarıyor. Nesneler düşünce evimizin dört duvarından sıyrılmışlıklarıyla volta atıyorlar bahçede. Kendilerini ise bize seyrettiriyorlar Akın’ın kaleminde. Nasıl ki birinci bölüm olan Kardeş Payı’nda kavramlar kardeş payıyla bölünüp de hepimize bir pay kalıyorsa, bu ikinci bölümde de hayatımızın küçük ama zor işlerini yüklediğimiz nesneler aklımızda sahip oldukları yerin payını büyütüyorlar. Bu tarz bir yazım stili, bizi ilk başta şaşırtabilir. Çünkü kolay rastlanır şey değil, kalkıp bir menteşe, bir yüzük, bir kürdanı ele alıp deneme yazmak. Bu görünürde önemsiz, basit nesneler hakkındaki yazıları okuduğumuzda artık bir daha o nesnelere aynı açıyla bakamayacağımız bir bakışla dönüyoruz o satırlardan. Sanki dünyevi zihniyete nesnelerin bir başkaldırışı söz konusu yazarın anlatımında.

Çay kaşığı deyip geçmeyin

Yazar nesnelerin uğradığı anlam kaymasını okuyucuyu yeniden düşündürmeye yönelterek ele alıyor. Her nesne ihtiva ettiği anlamın ve taşıdığı değerin biraz üstüne zıplıyor okurken kitabı. Böylece gözümüzün önündeki, “neyse ne” deyip geçiştirdiğimiz bu nesnelere kalbimizi açıyor ve bizi onlara karşı daha duyarlı kılıyor yazar. Örneğin bir çay kaşığını birden büyük bir sempatiyle seviveriyorsunuz. Çay kaşığı deyip geçmeyin; onu sevmek hayatı nasıl genişletiyor ve rahatlatıyor... Çünkü aslına ona duyarlı bir biçimde bakabilmek, diğer küçük ayrıntıları da fark etmemize öncülük ediyor. İşte o zaman bir bakıyorsunuz ki dar gelen hayat kalıbı tam size göre oluvermiş. Demiştim ya; aradığınızı bulmak gibi bir şey işte...

Geldik üçüncü bölüm olan son bölüme. Bu bölüm de “Film Adamlar” dan oluşuyor. Nostaljiden belki de bilinçsizce uzaklaşıp durduğumuz bu zaman diliminde, bize ilaç gibi gelen konuklara rastlıyoruz matinenin son bölümünde. Kimler var? Kemal Sunal, Münir Özkul, Şener Şen, Hulusi Kentmen, Adile Naşit, Sadri Alışık, Gazanfer Özcan, Öztürk Serengil, Nubar Terziyan, Türkan Şoray, Sami Hazinses, Hasan Nail Canat, Kadir Çöpdemir, Cem Yılmaz.

Her şahsın birer portresi yer alıyor kitabın bu bölümünde. Fakat biyografik bir nitelikten ziyade betimsel bir anlatım söz konusu. Okuduktan sonra her birine daha bir yaklaşıyorsunuz sanki. İçimizden kopan birileri olduklarını ve bu yüzden onları bu kadar sevip sempati duyduğumuzu hatrımıza yaptığımız bu gezintide bir kez daha anlıyoruz. Yazarın anlatışındaki yöntem bunu yaşatıyor çünkü. Hatta ard arda Kemal Sunal, Şener Şen Ve Münir Özkul filmi izleyesiniz ve hem gülüp hem hüzünlenesiniz geliyor... Bu duyguları yaşamak da az şey değil. Ne de olsa onlarla büyüdük. Üstelik yaptıkları işlerle hala sempatimizi kazanmaya devam edenler var içlerinde. Kadir Çöpdemir ve Cem Yılmaz gibi.

Sonuç olarak diyebiliriz ki kitap; düşünmeyi, hatırlamayı ve farkında olmayı kendine yaşam üslubu belirlemiş olanlar için birebir.

İçyapıdan dış yapıya yöneldiğimizde gördüğümüz manzara çok hoş. Dış kapak tasarımında göze çarpan bir farklılık var. Burçak Evren Arşivi’nden alınan nostaljik bir fotoğrafta Geçmiş Günler Matinesi’nden çıkan insanları görüyoruz.

Yazı burada bitiyor ve yeni bir seyir başlıyor matinede. Bu matineye hepimiz davetliyiz. Kitabın son satırlarından sonra son sözü iki mısranın aldığını görüyor ve paylaşmadan edemiyorum. Bu mısraları aynı zamanda biz de, şair ve yazar Hüseyin Akın’a armağan ediyoruz.

“Varsın seni ömrünce ateş rüzgârı (çemberi) sarsın / Şair! Sen üzüldükçe ve öldükçe yaşarsın.

Bu haber defa okunmuştur.