Basından
'Anadolu Gençlik Dergisi'

'Sanat isyanın estetik boyuta taşınmasıdır'

Anadolu Gençlik Dergisi / 01.02.2001

Hasan Nail Canat, özellikle İslami camianın yakında izlediği, tiyatroya 35 yılını vermiş, tabir yerinde olursa, 'Tiyatrocuların piri' bir sanatçımız. Yıllardır 'kâb bu il', 'kâb bu çadır', 'kâb bu kurs' demeden çalışmalarını 'tam gaz' sürdüren Canat, her türlü sıkıntıya göğüs gererek, tam teşekküllü, parça parça değil, sabit bir tiyatro kurmayı ve işi sadece tiyatro olan sanatçılar yetiştirmeyi kafasına koymuş. Çile onun katığı olmuş, yılmak bilmiyor. Hasan Nail Canat'la tiyatroyu ve kendisini konuştuk...

Hasan Nail Canat'ın tiyatro serüveni nasıl başladı?

Tiyatro maceramız, amatörce dört yaşında başladı. Babam sırtına alır vaaz dinlemeye götürürdü ve her vaaz dönüşü vaizi mahallede taklid ederdim. Bu taklidimi bütün mahalleli gelir seyrederdi. Fakat asıl her şeyi bırakıp, hayatımda iş olarak tiyatronun kaldığı tarih, 1966. O zamanlar Üstad Necip Fazıl Kısakürek'le tanışıyorduk. Konferanslarını takip ediyorduk. Necip Fazıl'ın tiyatro sanatına meyli bize de aşılanmıştı. Tabii Necip Fazıl tiyatrodan ne anlıyorsa, biz de tiyatrodan onu anlamaya başlamıştık. Aşıyı ondan aldığımız için, onun oyunlarıyla başladık. Pek de altından kalkamadık. Çünkü Üstad'ın oyunları gerçekten çok geniş imkanlara sahip kadrolar için yazılmıştı.

Yıllarınızı verdiğiniz tiyatro daha çok sevda işi, gönül işi. Avrupa'yı, Anadolu'yu karış karış dolaşan, oyunlar sahneye koyan bir sanatçı olarak tiyatroya nasıl bakıyorsunuz?

Tiyatronun etki yanını, insan insana iletişim yanını daha çok ön plana getirdiği için, bni cazib eden nokta bu. İletişim yanı olduğu için tiyatronun etkisinden faydalanmaya çalışıyorum. Fakat bir ara, yanlış düşünceye kapılmıştım, tiyatronun her şeyini öğrenmek gerekmediğini, bir oyunu sahneye koyarsanız, kurallarına da riayet etmeyebilirsiniz, kurallarını siz koyarsınız; diyordum. Ancak sonradan baktım ki kuralların, tiyatronun ihtiyaçları için geliştirilmiş olduğunu gördüm. Bunları yadsıyamıyorsanız, dışlayamıyorsunuz. Şimdi o fikrin tam zıddını düşünüyorum. Nasıl ki insanların sağlığı ile ilgilenen bir doktor, sağlık konusunda uzman olmak zorunda ise, birileri de tiyatro, şiir veyahut romanla insanlara hitap ediyorsa, bu konularda uzman olmak zorunda. Bu konularda yaşadığı toplumun değerlerine saygı duymak zorunda. Aksi takdirde o değerlere ve insana zarar verir kanaatindeyim.

35 yıllık tiyatro serüveni boyunca hangi oyunları oynadınız? Ve bu oyunlar içerisinde hangisi sizde derin izler bıraktı?

Oyunlarımı, 'bizzat yazıp oynadığım oyunlar', 'başkasının yazdığı, benim yönettiğim', 'başkasının yazıp yönettiği oyunlar' olmak üzere üçe ayırabiliriz. Moskof Sehpası, Dilsiz Şeytan, Günahkar Baba, Bir Avuç Ateş, Sen Nerdesin, Bir Demet Gençlik ile Afganistan dramını anlatan Afganistan oyunu gibi birçok oyun, hem yazdığım, hem yönettiğim oyunlar. Bir de İranlı yazar Muhsin Mahmelbaf'ın, gerçekten evrensel bir dil kullanarak yazdığı, Başkasının Ölümü ki; ilk ben sahneye koymuştum. Necip Fazıl Kısakürek'in yazdığı İbrahim Ethem oyunu, Şeyh Şamil, gibi benim sahneye koyduğum oyunlar. Şimdi bunlardan beni en çok etkileyen oyunlar vardır. Geçen sene sahneye koyduğum, "Bana Mahşeri Anlat" adlı oyunda bir İstiklal Savaşı gazisini oynuyordum. Gerçekten sahneye çıktığım anda klasik tiyatronun konsantre denilen hadisesini tam olarak yaşıyordum.

'Bütün oyunlar beni etkiler'

Başkasının Ölümü, hayatımdan birbuçuk sene çımadı. Çünkü, ölümü o kadar güzel işliyordu ki, yeryüzünde bir emanet taşıyoruz ve bu emanet isteğimiz dışında her an elimizden gidebilir. Ona o oyunda bayağı inandım. Ve önce ben inanmıştım, tabii. Bu iki oyun beni çok etkiledi. Tabii bütün oyunlar beni yeterince etkiler. Zaten etkilenmediğim oyunu kolay kolay oynamam. Aaa... eğlencelik bir takım şeyler yapmışımdır, skeçlerin pek etkisi olmaz. Ama klasik tarzda oynadığım oyunların hepsinden etkilenirim. Ama bazı oyunlar var ki, az önce dediğim gibi, hayatımı ve düşüncelerimi etkileyen oyunlardır. Mesela; Bir Avuç Ateş, bir zaman gelecek ki, insanın imanını muhafaza etmesi avuç içinde ateş tutmak kadar zor olacak gerçeğini, bir aile hayatı perspektifinde anlatan bir oyundu.

Özel tiyatroların çoğu devlet desteği ile ayakta duruyor. Ancak sizin bunca yıl içinde tek kuruş almadığınızı biliyoruz. Hasan Nail Canat nasıl ayakta kalabildi? Maddi destekten yoksun oluşunuz sanatınıza, çalışmalarınıza darbe vurdu mu?

Tabii... Şimdi ben tiyatronun bağımsızlığından yanayım. Bağımsızlığım bir yönü de ekonomik bağımsızlıktır. Tiyatronun ekonomik alanını düzenleyenler çok rahat olmalılar ki, tiyatronun fikri direksiyonunu başkalarına kaptırmasınlar. Tiyatro da oyuncu da özgürdür. Oyuncu istemediği zaman ki, bu tiyatroda olur; tiyatroda oynamaz. Sinemada öyle değil. Değişik bakış açısı vardır. "Ben profesyonelim. Çağırırlar, ben oynarım", bakışı hakimdir. Reklam dünyasında da böyledir. "Reklamını yaptığım ürüne inanmak zorunda değilim", inancı hakimdir, ama tiyatroda öyle değildir. Tiyatroda savunduğunuz o oyunun misyonuna inanmak zorundasınız. İnanmazsanız o sahneye çıkıp savunamazsınız. Onun için aynı düşünceyi paylaşan insanlar tiyatroda bir araya gelirler. Aynı düşünceyi paylaşan insanların seçtikleri oyunu rahatlıkla sahneye koyabilmeleri için ekonomik özgürlüklerine de sahip olmaları gerekir. Devletten yardım alma bana biraz ters geliyor. Hem devlet bana yardım edecek, ben de devletin zaman zaman dekoruma, kostümüme yardımı ile ayakta duracağım. Ve devletin veya hükümetin bazı birimlerinin eleştirisini sahnede yapacağım.

Yeni bir oyun: Sıra Dışı Bir Martı

Yeni oyunlardan bahseder misiniz?

Bizim bu sene sahneye koymak istediğimiz, fakat kadro oluşmadığı için cesaret edemediğimiz bir oyun var elimizde. Oyunun adı; "Sıra Dışı Bir Martı". Oyun, Bahh'ın bir martı hikayesi vardır, bilirsiniz. Ordan yola çıkıyor. Sıradışı bir martıyı biz insan üzerinde denemeye çalışacağız. İnsanın sıradanlığına tahammülü olmayan bir şairin, sıradan bir olaya tahammül edemeyen bir gencin, sıradan olmaya tahammül edemeyen ticaret adamının yapmaya çalıştığı sıradışılık denemeleri. Çünkü insanı özgürlüklerden koparan birinci sıradaki etken, 'sıradan olmak' olmalıdır. Bu 'sıradan olmakta', sıradışılığı deneme cesaretini bulmakla mümkün olabilir.

Bir bakıma Türkiye kompozisyonu gibi... Ekonomik, siyasi ve fikir çıkmazları...

Bir de Ramazan ayı boyunca denemesini yaptığımız orta oyunu var. Benim orta oyunu hakkında düşünülenden çok farklı bir düşüncem var. Eski orta oyun metinlerine bağlı olmaktan ziyade, formatlarına bağlı kalarak, insanın macerasını ve meselelerini sahneye getirmektir.

Sizce sanat nedir? Türkiye'deki sanat ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye'de sanat ortamı maalesef popülerizmin içinde kaybolup gitmiştir. Halkın ya da entellektüelin kafasındaki sanatçı, popüler olan sanatçıdır. Ekranlara baktığınızda, birden gözünüze çarpan sanatçıdır. Ekrana kadar uzanmış sanatçıdır. Tiyatrocu bir dostum şöyle isyan ediyordu: "Yahu ben sanatçı kimliği taşıyorum. Falan dansöz de sanatçı kimliği taşıyor. Ve ben onunla aynı dizide oynuyorum. Aynı kategoride değerlendiriliyorum. Bu olamaz" diyordu. Sonra bir oyun için çağırmışlar bunu. Yeni bir senaryoda, yeni yetme bir şarkıcı başrolde oynayacak, o da sekizinci planda bir role soyundurulacak. Adından bahsetmediğim sanatçı 40 yıldır Türk tiyatrosuna hizmet ediyor. Yine adından bahsetmediğim yeni yetme şarkıcı birkaç sene önce zorla popüler hale getirildi. Türkiye'de sanatçı, sanat, sanatsever gibi kavramlar kaybetmiştir. Kavram kargaşası dediğimiz şey, belki de en çok sanat dünyasında yaşanmıştır.

İnsanın içinde isyan var

Dikkat edin, kim mahkemeye veriliyorsa, hapis yatıyorsa, kim bir yerde yakalanıyorsa daha çok onlar sanatçı oluyor. Kalitesinden dolayı televizyonlara kadar çıkanlara sözümüz yok. Sanat kalitesinden dolayı tv'lere uzanan gerçek sanatçıdır. Bu kargaşada sanatçıyı bulmak, sanatçının tarifini yapmak çok zor. Biz tariflerimizin birinde, 'Sanat isyanın estetik boyuta taşınması' diyerek tarif etmiştik. İnsanın içinde mutlaka isyan vardır. Birilerine ve bir yerlere karşı. Biz aynı zamanda sanatı 'gül yaprağına, gülü incitmeden şarkı sözü yazabilme ustalığı" diye de tarif ettik. Bu ikisi de sanat kavramına uyuyor. Eğer bugün sanat ve sanatçı kavramları yerine oturursa, Türkiye'de pekçok şey altüst olur.

Tiyatroya adım attığınız yıllarla bugünleri kıyasladığınızda nasıl bir tablo çıkıyor karşınıza?

Tiyatro yapmak için adım attığımız yıllarla, şimdi arasındaki fark şu... Biz tiyatro konusunda biraz daha bilinçlendik. Tiyatroyu daha iyi öğrendik. Daha iyi oyun oynuyor, daha iyi rol yapıyoruz. Fakat daha iyi malzeme kullanmıyoruz. Daha iyi dekor yapamıyoruz. Çünkü o zaman daha fedakardık. Yaptığımız işi, mutlaka yapılması gereken bir iş olarak görüyorduk. 'Sultan Abdülhamid' isimli bir oyunu sahneye koyduk. Oyunun sahnelendiği dönem 1968'li yıllardı. Üstün İnanç yönetmen, ben de yönetmen yardımcısıydım. Oyunu sahneye koymak için kimlerden borç almadık ki. Tam iki ayımızı aldı. Tiyatromuz basıldı, karakollarda yattık. Aylarca oynadık o oyunu. Para kazanamadık. Ama ben Sultan Abdülhamid oyununda 6 ay görev almaktan büyük haz duydum. Kostüm konusunda hata yapmamak için çaba sarfediyorduk. Klasik anlayış daha hakimdi. Epik tiyatronun Türkiye'ye gelmesi ve gündemi bulması, ciddiyeti biraz öldürdü. Yani 'dekorsuz da olur', 'kostümsüz de olur' anlayışını hakim kılmaya başladı. Bundan rahatsızım şimdi. Yani bir oyun sahneye koyduğunuz zaman, o oyunun gereği neyse yapmak zorundasınız. Epik türüne karşı değilim, ben de oynadım. O oyunu kendi şartları içerisinde değerlendirmek lazım.

Tiyatronun yanısıra sinema ve televizyon çalışmalarına da giriştiniz. Kıyaslamak gerekirse bu üçünü, hangisi ağır basıyor?

Tiyatro çalışmalarının başarısı için televizyon ve sinema çalışması yaptım. Benim seçebileceğim sanatsal bir meslek değil. Sinemanın sanat olmadığını iddia etmiyorum. Ben sinema sanatını seçmedim, tiyatroyu seçtim. Şu realitenin farkına vardım. Televizyon dizilerinde oynamıyorsanız, tiyatroda seyirci bulamıyorsunuz. Popüler oma hastalığı realite olarak bize bulaştı. Tiyatromuza seyirci bulabilmek için televizyon dizilerinde oynadım. Ben televizyonlar için 'güzel sanatların çöplüğü' iddiasında bulundum. Hatta bu iddia için bana 'bir numara büyük' dedikler. Belki toptancılık belirtiyor, bu söz ama. Ben televizyonda bir sanat eserinin izlenebileceğine inanmıyorum. Resim sergisini kameraya alıyorsunuz, insanlara izletiyorsunuz. Bu insanın resim sevgisi ihtiyacını giderebiliyor mu? Bu insan resim sergisini gezmiş mi olur? Resim sergileri çıplak gözle seyretmek zorunda olduğumuz sergilerdir.

Televizyonda maç seyredenlere şaşıyorum

Hatta bırakın bunları, bir maç dahi aynı takıma inananlarla birlikte seyredebileceğimiz bir olaydır. Televizyonda maç seyredenlere de bir türlü aklım yetmiyor, benim. Televizyon güzel sanatlar habercisi olabilir. Ama güzel sanatları bizzat yansıtması mümkün değildir. Peki sinemada sanat var mı? Sinemada sanat kesinlikle var. Oyunculuk sanatı var. Ama düşünün, bir kere hayatında kamera karşısına geçmemiş bir insanı, alıp başrolde oynatabiliyorlar. Bu adam sinema sanatçısı mı? Hayır!.. Zaten sinemada oyunculuk önemli değil, yönetmenlik önemli. Dünyayı kalemle kağıt arasında sıkıştıran şair, ne yapar bir başına sanatı becerir. Sanatı halleder. Sinema da öyle.

Halkın size ve sanatınıza ilgisi nasıl?

Sanatçının yapacağı tek şey üretmek. Organize güçlere ve medyaya görevler düşüyor. Biz nerelere kadar sesimizi duyurabilirsek, o kadar seyirci geliyor. İlgisizlik, şikayetimiz yok. Fırat Kültür Merkezi'nde bu olay yeni başladı. Bunda ısrar ederlerse, gelecek sene buralar dolar taşar.

Özelde Hasan Nail Canat

Hasan Nail Canat en çok neyi sever?

Hasan Nail Canat muhabbeti sever. Gerçekten hayatta en çok sevdiğim şey muhabettir.

Tiyatronun haricinde günleriniz nasıl geçiyor?

Elimi şakağıma koyup, düşünmeye vaktim yok. Sanatla bu kadar dolu geçiyor, günlerim. Geceyarıları çekim, sabah radyo programı var. Akşam tiyatro var, mutlaka. Gündüz fırsat bulabilirsem, çekimlerdeki drama metinlerini ben yazıyorum. Hatta uykumdan fedakarlık edebilsem, o dahil bir şeyler üretmeye çabalayacağım. Bu Ramazan'a has bir olaydı. Şimdi biraz rahatlarız. Ramazan pidesi gibi olduk. ( Gülüşmeler )

Nasıl giyinirsiniz? Özel zevkleriniz var mı?

Nadiren toplantılar olduğu zaman takım elbise giyerim. Onun haricinde rahat giyinirim. Giyinirken 'ne derleri' düşünmem. Kot pantolon giyilecekse giyerim. Daha çok füme renkleri seçerim. Cıyak renklerden nefret ediyorum. O da bir renktir mutlaka. Sonuçta gökkuşağının içindedir. Ama gönül 'füme'den yana...

Sporla aranız nasıl?

Yok artık, spor yapamıyorum. Evde adale açmak için bisiklet var. Evdekiler unuttun artık bunu, binsene şuna diyorlar. Zaman bulsam bineceğim. Doktorlar tavsiye ediyorlar. Bizim oralar yürüyüş için pek elverişli değil.

Takım tutar mısınız?

Milli takımı tutarım.

Müzikle aranız...

Ben insanın zaman zaman arabeskleştiğine, zaman zaman da klasikleştiğine inanıyorum. İnsanın içinde bunların cevabı var. Yani bir halk türküsü dinlerseniz bir yerinizi yakalar. Arabesk dinlersiniz, bir yanınızdan yakalar zaman zaman.

Kaynak: Anadolu Gençlik Dergisi
Bu haber defa okunmuştur.